Divinity: Dragon Commander

Oyun inceleme

arian Studios’u nasıl bilirsiniz diye sorsam benimle yaşıt olan büyük bir çoğunluk (bu yazıyı okuyan 25-30 yaş aralığı ses versin) Divine Divinity ne oyundu be diye nara atacaktır muhtemelen. Çıktığı yılda baş döndürücü detayı ve müthiş dialoglarıyla benim için Hack and Slash türünü adeta başyan yazmıştı yapımcı ekip. Yıllar sonra yine Divinity adıyla yeni nesile ve üç boyut olayına ayak uydurmaya çalıştılar. Fena da olmadı aslında, tabii ki ilk oyunun tadını vermedi. Ek paketler, DLC’ler derken fena skorlar almayan oyun için herkes yeni bir devam oyununu beklerken Larian Studios ben dahil bir çok “Divinity” severi ters köşeye yatırdı. Dediler ki; orada bir durun bakalım, aksiyon rol yapma oyununa ufak bir ara veriyoruz, bu oyunumuzda türler kırması yapacağız. Ama sevgili okuyucu ne kırma, aklın hayalin durur. Sıra tabanlı strateji, gerçek zamanlı strateji ve sırtına jetpack bağlanmış bir ejderi yönettiğimiz hava savaşları. Tabii bunun yanında uzun yıllardır görmediğim güzellikte yan karakterler ve seslendirmeler de var. İsyankar fanları bir kenara koymak aslında pek akıl karı değil, çünkü Divinity ismini yaşatan aslında başından bari Larian’a bağlı olan oyun severler. Rol Yapma isminin en çok Divinity’e yakıştığını düşünen takipçiler için böyle bir rizikoya girmek sevenlere doğrudan küfür etmek gibi bir şey olarak kabul görse de, bu güzel türler kırmasını es geçmek ve ona karşı ön yargıyla yaklaşmak pek de akıl karı değil.
Bu aralar bir Raven’dır gidiyor…
Oğlan dayıya kız halaya çekermiş
Dragon Commander pek de şaşaalı olmayan bir açılış videosuyla sizi karşılıyor ve konusunun ne olduğunu anlatmaya çabalıyor. Ülkenin İmparatoru kendi çocukları tarafından taht kavgaları yüzünden katledilir. O zamana dek bolluk ve bereket içinde serpilmiş bu Steampunk topraklarda artık kan, savaş, vahşet ve entrikaların sonu yoktur. Kardeşlerin her biri bir diğerinin kuyusunu kazmaya çalışırken, İmparatorun gayri resmi bir çocuğu olduğu ortaya çıkar. İşin ilginç yanı ise bu çocuk İmparator’un İnsan formuna dönüşmüş ama gerçekte ejder olan sevgilisinden (OHA!) olan çocuğudur ve tıpkı annesi gibi o da dilediği zaman insan ve ejder formuna dönüşebilmektedir. Doğrudan bu çocuğun, yani veliahtın yerini alan biz, diğer kardeşlerden çok daha sağduyulu ve öngörülü olduğumuz fark edildiğinden, bir büyücü tarafından diğer kardeşlerin topraklarını ele geçirmek ve ülkeye yeniden barış getirebilmek için yönlendirilmeye başlarız.
Cüceleri bile ceplerinden çıkartacak kadar yetenekli Imp’ler.
İlginç geldi mi? Pek değil. Senaryo çok ilginç gelmese de Dragon Commander’ın hedeflediği üç farklı oyun türünü bünyesine yedirme felsefesinde rolünü gayet güzel oynuyor. Bu üç oyun türünden ilki, sıra tabanlı stratejimiz. Aslında sıra tabanlı stratejilere Civilization benzetmesi yapmak istemiyorum ama Dragon Commander’ın bu etaptaki işleyişi Civilization’a fazlasıyla özeniyor. İkinci safha savaşların gerçek zamanlı hale döndüğü alan, üçüncü ve en sevdiğim ise haritadan uzakta, geminizde İmparatorluğu ve oyunun seyrini şekillendirecek kararlar verdiğiniz müthiş eğlenceli Politika safhası. İşin ilginç yanı birinden biri elbette zayıf diye düşünürken hepsinin birbirini tamamlayıcı nitelikte ve gerçekten iyi olmaları.
Kır beni lan kır beni
Şimdi bu oyun türlerini birazcık açalım. İlk safha sıra tabanlı strateji bölümümüz dedik. Bu bölümün Civilization’dan ayrıldığı en büyük nokta halihazırda herkesle savaş halinde olmanız. Doğal olarak barış yapayım, kız alıp kız vereyim, azıcık da torun seveyim deme imkanınız yok. Karşınızda bir dünya haritası var ve keşfedilecek bögeler belli. Her bölgede dikilebilecek binalar listesinden yalnızca birini seçerek ona göre stratejinizi belirliyorsunuz. Mesela x bölgesine altın madeni yaptıysanız aynı bölgeye bir de silah fabrikası yapayım diyemiyorsunuz. Yapılabilecek binalar arasında size üç turnde bir savaş alanında oynayabileceğiniz avantaj kartları veren yapılar da mevcut (steam trading card’lara benziyorlar biraz). Bu kartların bazılarını savaşlardan önce oynayarak kaybetme ihtimaliniz olan maçları garanti altına alabiliyorsunuz. Ya da ejderinize (daha doğrusu kendinize) geçici özel güçler kazandırabiliyorsunuz. Eninde sonunda savaş oluyor ve dilerseniz savaşların komutanlarınızca otomatik bir şekilde bitirilmesine karar verebiliyorsunuz. Sıra tabanlı bölüm çok karmaşık değil. Birimlerinizi ordan oraya sürükleyerek size ait olmayan bölümleri ele geçirmeye çalışıyorsunuz hepsi bu. Kaynak yönetimi ve bina yapımı biraz alakasız bir şekilde cereyan ediyor, bu konuda eğitim şart diyor ve gerçek zamanlı bölüme geçiyorum.
Gerçek zamanlı strateji bölümümüz aslında oyuncunun insiyatifine kalmış. Dilerseniz tüm savaşları otomatik savaşa bırakabilirsiniz. Yeterli birim ve yetenekli bir komutanla her savaşı kazanmanız mümkün. Ama savaşlar çok karmaşık olmadığından ve eğlenceli geçtiğinden savaşa bizzat girmek oyuna verdiğiniz para ve zamanın hakkını almak konusunda önemli. Savaşlar bildiğiniz gerçek zamanlı stratejilerden çok da farklı değil. Zaman gerçek şekilde akıyor ve kaynaklarınız el verdiği sürece birim basmaya devam ediyorsunuz. Yalnız öyle saatler sürecek savaşlar beklemeyin. Her harita farklı şekillerde karşınıza çıkıyor ve haritalarda ele geçirilecek kontrol noktaları var. Kontrol noktalarına farklı birimler üreten farklı fabrikalar dikebiliyorsunuz. Bu noktalara fabrika dikmeniz tabii ki savaşı tamamen kazanacağınız anlamına gelmiyor. Eğer düşmanın oyuna başladığında stratejik haritada elinde bulundurduğu birimler fazlaysa, fabrikalar ve üretim masraflarıyla çok fazla uğraşmadan doğrudan sizi haritadan silmeye geliyor. Birimler klasik taş kağıt makas mantığına göre işliyor. Bir kez hangi birimin hangisine karşı etkili olduğunu öğrenirseniz savaş alanında çok zorluk çekmiyorsunuz. Savaşları kazandıkça ve turnleri başarıyla geçtikçe gelen araştırma puanlarıyla da mevcut birimlerinizi geliştirebiliyor ve savaşlara bir adım önde başlayabiliyorsunuz. Bu strateji bölümündeki en büyük sorun birimlerin yeteri kadar detaylı olmaması ve bundan kaynaklı görsel bir karmaşa. Ben ancak yeterli birim ürettiğime inandığım zaman savaşlara girmeyi tercih ettim, çünkü öyle bir karmaşa oluyor ki, kim kime ateş ediyor, hangi birim patlıyor hiçbir şekilde ayırt edemiyorsunuz. Bu karmaşanın sebebi de tabii ki strateji ekranına ejder olarak bir aksiyon filminden fırlamış gibi dalıvermeniz. Kamera açımız ejdere tam arkasından savaş alanını rahat görebilecek şekilde ayarlandığından birimleri ayırt etme konusunda sıkıntılar yaşayabiliyorsunuz.
Ejderinizle manzaranın tadını çıkarın. Aşağıda askerler mi ölüyor, kimin umrunda ya?
Strateji haritamızda yaptığımız binalar ve yatırımlara göre kullanabileceğimiz birimlerin sayısı artıyor haliyle. Kara, hava, deniz olmak üzere sınıflayabileceğimiz birimlerimizin tasarımları ve işlevleri özgün (detaysızlar sadece) ve çoğunlukla steampunk evreninin o buhar makinelerine odaklı çalışıyorlar. Özellikle ilerleyen savaşlarda hava savaşları bir hayli önem teşkil ediyor.
Aslına bakarsanız bu RTS bölümü hakkında biraz kararsızım. Sebebi ise şu; yapay zeka size az sonra girişeceğiniz savaşı kazanabilme ihtimalinizin %25 olduğunu söylüyor. Yani ne yaparsanız yapın bu savaşı kazanabilmeniz mucize. Olur da otomatik savaşa bırakırsanız el mahkum kaybediyorsunuz. Ama iyi bir ejder ne yapar eder, ordularını ne olursa olsun kendi yönetir. Gerçek zamanlı savaş başlıyor ve ejder gücü sayesinde olasılıklar konusunda neredeyse imkansız olan savaşı kazanmış oluyorsunuz. Ejderin birimleri bufflaması, onları koruması, kollaması, istediğini iyileştirip, istediğinin ateş yüzdesini artırması gibi özellikleri savaş alanındaki stratejik derinliği alıp götürüyor. Bu ekran strateji ve aksiyon arasında sıkışıp kalmış biraz ama yine de oynaması gerçekten çok eğlenceli. Özellikle ejderinizle oradan oraya jetpack basıp uçuvermek güzel grafiklerin eşliğinde tadından doyulmaz hale geliyor.
İmparator hazretleri eşcinsel evliliğine müsaade edecek mi acaba?
Üçüncü safha ise benim en sevdiğim bölüm: POLİTİKA. Kimilerine sınıf başkanlığı seçimleri gibi gelecek olsa da buradaki karakterlerin konuşmaları, betimlenmeleri ve her birinin kişilikleri ve sahip oldukları dünya görüşleri müthiş yansıtılmış. Politika kısmında ülkenizde bulunan beş ırkın birer temsilcisi var. Undead (ölüler) (bir parantez daha açayım, ölüler diğer bir değişle iskeletler Divinity dünyasında tanrının eli olarak görülüyorlar ve hakikaten bir bar kızını göğüslerinin yerine kavun ve kabak koymuş olarak beyaz dekolte bir elbise içinde her bir kemiği sayılır şekilde görmek çok ilginç) Elfler, Cüceler, Kertenkele adamlar ve tabii ki Impler. Her biri sizin imparatorluğu ayağa kaldırmanız konusunda farklı danışmanlık görevi üstlenecekler ve tabii ki dünya görüşlerine göre sizden farklı talepleri olacak. Bir danışman bir taleple geldiğinde diğer dört danışmanın bu talebe karşı farklı fikirleri oluyor. Kimisi katılırken, kimisi şiddetle reddediyor, hatta ileri gidip sizi kınama safhasına bile gelebiliyor. Tabii verdiğiniz bu kararlar ve aldığınız tepkiler öylesine havada kalmıyor. Yönettiğiniz topraklardaki çoğunluğa göre altın geliriniz, nüfus artışınız ve birim maliyetleriniz değişebiliyor.
Sana da selam bebek!
İşin güzel yanı danışmanlarınızın size önerdiği tekliflerin neredeyse hepsi günümüzde var olan dünya sorunları. İşsizlik, işçi hakları, sendika sorunları, eşincel evlilikler, din adamlarının vergiye tabii tutulması, oyunların insanlar üzerindeki kötü etkileri gibi onlarca farklı sorun sizin karar vermeniz için fikrinize soruluyor. Diler kabul edin, ya da etmeyin ama verdiğiniz her evet ya da hayır yanıtının bir şekilde size geri döneceğini unutmayın.
Bu politika kısmının sadece karar verme muhabbetinden dolayı bu kadar hoşuma gittiğini sanmayın. Beni bu bölüme bu kadar bağlayan en önemli şey karakterlere verilen özen. Her bir karakterin mimiklerinden tutun, giydiği kıyafete, konuşma tarzına ve seslendirmesine kadar herşeye müthiş şekilde önem verilmiş. Edmund denilen burnu havada, herkesi kendinden aşağıda gören, aristokrat bozuntusu kertenkeleye bakalım. Vurguları ve seçtiği kelimeler müthiş, geçmişinde devirdiği kütüphaneleri tahmin etmemek için ya sağır ya da kör olmak lazım. Size karşı olan ön yargısı zamanla kırılsa da başlangıçta sesinin verdiği müthiş aşağılamaya alışmak ciddi anlamda zor olabiliyor. Edmund’un yüz mimikleri, bakışları ve gözlerindeki parıltı birçok oyunda görülmemiştir inanın. Kıyafetlerindeki detay, gözüne taktığı gözlükteki çerçevedeki minik ayrıntılar ve hareketleri hepsi muhteşem. İşin ilginç yanı bu özen bütün karakterlere büyük küçük demeden gösterilmiş. Larian Studios bir şekilde detaylara verdiği önemi karakterlerde yansıtabilmiş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir