Category: Oyun inceleme

Oyun inceleme

Divinity: Dragon Commander

arian Studios’u nasıl bilirsiniz diye sorsam benimle yaşıt olan büyük bir çoğunluk (bu yazıyı okuyan 25-30 yaş aralığı ses versin) Divine Divinity ne oyundu be diye nara atacaktır muhtemelen. Çıktığı yılda baş döndürücü detayı ve müthiş dialoglarıyla benim için Hack and Slash türünü adeta başyan yazmıştı yapımcı ekip. Yıllar sonra yine Divinity adıyla yeni nesile ve üç boyut olayına ayak uydurmaya çalıştılar. Fena da olmadı aslında, tabii ki ilk oyunun tadını vermedi. Ek paketler, DLC’ler derken fena skorlar almayan oyun için herkes yeni bir devam oyununu beklerken Larian Studios ben dahil bir çok “Divinity” severi ters köşeye yatırdı. Dediler ki; orada bir durun bakalım, aksiyon rol yapma oyununa ufak bir ara veriyoruz, bu oyunumuzda türler kırması yapacağız. Ama sevgili okuyucu ne kırma, aklın hayalin durur. Sıra tabanlı strateji, gerçek zamanlı strateji ve sırtına jetpack bağlanmış bir ejderi yönettiğimiz hava savaşları. Tabii bunun yanında uzun yıllardır görmediğim güzellikte yan karakterler ve seslendirmeler de var. İsyankar fanları bir kenara koymak aslında pek akıl karı değil, çünkü Divinity ismini yaşatan aslında başından bari Larian’a bağlı olan oyun severler. Rol Yapma isminin en çok Divinity’e yakıştığını düşünen takipçiler için böyle bir rizikoya girmek sevenlere doğrudan küfür etmek gibi bir şey olarak kabul görse de, bu güzel türler kırmasını es geçmek ve ona karşı ön yargıyla yaklaşmak pek de akıl karı değil.

Bu aralar bir Raven’dır gidiyor…

Oğlan dayıya kız halaya çekermiş

Dragon Commander pek de şaşaalı olmayan bir açılış videosuyla sizi karşılıyor ve konusunun ne olduğunu anlatmaya çabalıyor. Ülkenin İmparatoru kendi çocukları tarafından taht kavgaları yüzünden katledilir. O zamana dek bolluk ve bereket içinde serpilmiş bu Steampunk topraklarda artık kan, savaş, vahşet ve entrikaların sonu yoktur. Kardeşlerin her biri bir diğerinin kuyusunu kazmaya çalışırken, İmparatorun gayri resmi bir çocuğu olduğu ortaya çıkar. İşin ilginç yanı ise bu çocuk İmparator’un İnsan formuna dönüşmüş ama gerçekte ejder olan sevgilisinden (OHA!) olan çocuğudur ve tıpkı annesi gibi o da dilediği zaman insan ve ejder formuna dönüşebilmektedir. Doğrudan bu çocuğun, yani veliahtın yerini alan biz, diğer kardeşlerden çok daha sağduyulu ve öngörülü olduğumuz fark edildiğinden, bir büyücü tarafından diğer kardeşlerin topraklarını ele geçirmek ve ülkeye yeniden barış getirebilmek için yönlendirilmeye başlarız.

Cüceleri bile ceplerinden çıkartacak kadar yetenekli Imp’ler.

İlginç geldi mi? Pek değil. Senaryo çok ilginç gelmese de Dragon Commander’ın hedeflediği üç farklı oyun türünü bünyesine yedirme felsefesinde rolünü gayet güzel oynuyor. Bu üç oyun türünden ilki, sıra tabanlı stratejimiz. Aslında sıra tabanlı stratejilere Civilization benzetmesi yapmak istemiyorum ama Dragon Commander’ın bu etaptaki işleyişi Civilization’a fazlasıyla özeniyor. İkinci safha savaşların gerçek zamanlı hale döndüğü alan, üçüncü ve en sevdiğim ise haritadan uzakta, geminizde İmparatorluğu ve oyunun seyrini şekillendirecek kararlar verdiğiniz müthiş eğlenceli Politika safhası. İşin ilginç yanı birinden biri elbette zayıf diye düşünürken hepsinin birbirini tamamlayıcı nitelikte ve gerçekten iyi olmaları.

Kır beni lan kır beni

Şimdi bu oyun türlerini birazcık açalım. İlk safha sıra tabanlı strateji bölümümüz dedik. Bu bölümün Civilization’dan ayrıldığı en büyük nokta halihazırda herkesle savaş halinde olmanız. Doğal olarak barış yapayım, kız alıp kız vereyim, azıcık da torun seveyim deme imkanınız yok. Karşınızda bir dünya haritası var ve keşfedilecek bögeler belli. Her bölgede dikilebilecek binalar listesinden yalnızca birini seçerek ona göre stratejinizi belirliyorsunuz. Mesela x bölgesine altın madeni yaptıysanız aynı bölgeye bir de silah fabrikası yapayım diyemiyorsunuz. Yapılabilecek binalar arasında size üç turnde bir savaş alanında oynayabileceğiniz avantaj kartları veren yapılar da mevcut (steam trading card’lara benziyorlar biraz). Bu kartların bazılarını savaşlardan önce oynayarak kaybetme ihtimaliniz olan maçları garanti altına alabiliyorsunuz. Ya da ejderinize (daha doğrusu kendinize) geçici özel güçler kazandırabiliyorsunuz. Eninde sonunda savaş oluyor ve dilerseniz savaşların komutanlarınızca otomatik bir şekilde bitirilmesine karar verebiliyorsunuz. Sıra tabanlı bölüm çok karmaşık değil. Birimlerinizi ordan oraya sürükleyerek size ait olmayan bölümleri ele geçirmeye çalışıyorsunuz hepsi bu. Kaynak yönetimi ve bina yapımı biraz alakasız bir şekilde cereyan ediyor, bu konuda eğitim şart diyor ve gerçek zamanlı bölüme geçiyorum.

Gerçek zamanlı strateji bölümümüz aslında oyuncunun insiyatifine kalmış. Dilerseniz tüm savaşları otomatik savaşa bırakabilirsiniz. Yeterli birim ve yetenekli bir komutanla her savaşı kazanmanız mümkün. Ama savaşlar çok karmaşık olmadığından ve eğlenceli geçtiğinden savaşa bizzat girmek oyuna verdiğiniz para ve zamanın hakkını almak konusunda önemli. Savaşlar bildiğiniz gerçek zamanlı stratejilerden çok da farklı değil. Zaman gerçek şekilde akıyor ve kaynaklarınız el verdiği sürece birim basmaya devam ediyorsunuz. Yalnız öyle saatler sürecek savaşlar beklemeyin. Her harita farklı şekillerde karşınıza çıkıyor ve haritalarda ele geçirilecek kontrol noktaları var. Kontrol noktalarına farklı birimler üreten farklı fabrikalar dikebiliyorsunuz. Bu noktalara fabrika dikmeniz tabii ki savaşı tamamen kazanacağınız anlamına gelmiyor. Eğer düşmanın oyuna başladığında stratejik haritada elinde bulundurduğu birimler fazlaysa, fabrikalar ve üretim masraflarıyla çok fazla uğraşmadan doğrudan sizi haritadan silmeye geliyor. Birimler klasik taş kağıt makas mantığına göre işliyor. Bir kez hangi birimin hangisine karşı etkili olduğunu öğrenirseniz savaş alanında çok zorluk çekmiyorsunuz. Savaşları kazandıkça ve turnleri başarıyla geçtikçe gelen araştırma puanlarıyla da mevcut birimlerinizi geliştirebiliyor ve savaşlara bir adım önde başlayabiliyorsunuz. Bu strateji bölümündeki en büyük sorun birimlerin yeteri kadar detaylı olmaması ve bundan kaynaklı görsel bir karmaşa. Ben ancak yeterli birim ürettiğime inandığım zaman savaşlara girmeyi tercih ettim, çünkü öyle bir karmaşa oluyor ki, kim kime ateş ediyor, hangi birim patlıyor hiçbir şekilde ayırt edemiyorsunuz. Bu karmaşanın sebebi de tabii ki strateji ekranına ejder olarak bir aksiyon filminden fırlamış gibi dalıvermeniz. Kamera açımız ejdere tam arkasından savaş alanını rahat görebilecek şekilde ayarlandığından birimleri ayırt etme konusunda sıkıntılar yaşayabiliyorsunuz.

Ejderinizle manzaranın tadını çıkarın. Aşağıda askerler mi ölüyor, kimin umrunda ya?

Strateji haritamızda yaptığımız binalar ve yatırımlara göre kullanabileceğimiz birimlerin sayısı artıyor haliyle. Kara, hava, deniz olmak üzere sınıflayabileceğimiz birimlerimizin tasarımları ve işlevleri özgün (detaysızlar sadece) ve çoğunlukla steampunk evreninin o buhar makinelerine odaklı çalışıyorlar. Özellikle ilerleyen savaşlarda hava savaşları bir hayli önem teşkil ediyor.

Aslına bakarsanız bu RTS bölümü hakkında biraz kararsızım. Sebebi ise şu; yapay zeka size az sonra girişeceğiniz savaşı kazanabilme ihtimalinizin %25 olduğunu söylüyor. Yani ne yaparsanız yapın bu savaşı kazanabilmeniz mucize. Olur da otomatik savaşa bırakırsanız el mahkum kaybediyorsunuz. Ama iyi bir ejder ne yapar eder, ordularını ne olursa olsun kendi yönetir. Gerçek zamanlı savaş başlıyor ve ejder gücü sayesinde olasılıklar konusunda neredeyse imkansız olan savaşı kazanmış oluyorsunuz. Ejderin birimleri bufflaması, onları koruması, kollaması, istediğini iyileştirip, istediğinin ateş yüzdesini artırması gibi özellikleri savaş alanındaki stratejik derinliği alıp götürüyor. Bu ekran strateji ve aksiyon arasında sıkışıp kalmış biraz ama yine de oynaması gerçekten çok eğlenceli. Özellikle ejderinizle oradan oraya jetpack basıp uçuvermek güzel grafiklerin eşliğinde tadından doyulmaz hale geliyor.

İmparator hazretleri eşcinsel evliliğine müsaade edecek mi acaba?

Üçüncü safha ise benim en sevdiğim bölüm: POLİTİKA. Kimilerine sınıf başkanlığı seçimleri gibi gelecek olsa da buradaki karakterlerin konuşmaları, betimlenmeleri ve her birinin kişilikleri ve sahip oldukları dünya görüşleri müthiş yansıtılmış. Politika kısmında ülkenizde bulunan beş ırkın birer temsilcisi var. Undead (ölüler) (bir parantez daha açayım, ölüler diğer bir değişle iskeletler Divinity dünyasında tanrının eli olarak görülüyorlar ve hakikaten bir bar kızını göğüslerinin yerine kavun ve kabak koymuş olarak beyaz dekolte bir elbise içinde her bir kemiği sayılır şekilde görmek çok ilginç) Elfler, Cüceler, Kertenkele adamlar ve tabii ki Impler. Her biri sizin imparatorluğu ayağa kaldırmanız konusunda farklı danışmanlık görevi üstlenecekler ve tabii ki dünya görüşlerine göre sizden farklı talepleri olacak. Bir danışman bir taleple geldiğinde diğer dört danışmanın bu talebe karşı farklı fikirleri oluyor. Kimisi katılırken, kimisi şiddetle reddediyor, hatta ileri gidip sizi kınama safhasına bile gelebiliyor. Tabii verdiğiniz bu kararlar ve aldığınız tepkiler öylesine havada kalmıyor. Yönettiğiniz topraklardaki çoğunluğa göre altın geliriniz, nüfus artışınız ve birim maliyetleriniz değişebiliyor.

Sana da selam bebek!

İşin güzel yanı danışmanlarınızın size önerdiği tekliflerin neredeyse hepsi günümüzde var olan dünya sorunları. İşsizlik, işçi hakları, sendika sorunları, eşincel evlilikler, din adamlarının vergiye tabii tutulması, oyunların insanlar üzerindeki kötü etkileri gibi onlarca farklı sorun sizin karar vermeniz için fikrinize soruluyor. Diler kabul edin, ya da etmeyin ama verdiğiniz her evet ya da hayır yanıtının bir şekilde size geri döneceğini unutmayın.

Bu politika kısmının sadece karar verme muhabbetinden dolayı bu kadar hoşuma gittiğini sanmayın. Beni bu bölüme bu kadar bağlayan en önemli şey karakterlere verilen özen. Her bir karakterin mimiklerinden tutun, giydiği kıyafete, konuşma tarzına ve seslendirmesine kadar herşeye müthiş şekilde önem verilmiş. Edmund denilen burnu havada, herkesi kendinden aşağıda gören, aristokrat bozuntusu kertenkeleye bakalım. Vurguları ve seçtiği kelimeler müthiş, geçmişinde devirdiği kütüphaneleri tahmin etmemek için ya sağır ya da kör olmak lazım. Size karşı olan ön yargısı zamanla kırılsa da başlangıçta sesinin verdiği müthiş aşağılamaya alışmak ciddi anlamda zor olabiliyor. Edmund’un yüz mimikleri, bakışları ve gözlerindeki parıltı birçok oyunda görülmemiştir inanın. Kıyafetlerindeki detay, gözüne taktığı gözlükteki çerçevedeki minik ayrıntılar ve hareketleri hepsi muhteşem. İşin ilginç yanı bu özen bütün karakterlere büyük küçük demeden gösterilmiş. Larian Studios bir şekilde detaylara verdiği önemi karakterlerde yansıtabilmiş.

Rise of the Triad

e zaman eski bir yapımın HD olarak yeniden yapıldığını görsem, ister istemez aklıma hep yayıncıların “Paraaa! Paraaaaaa!!!” deyip ellerini ovuşturduğu bir görüntü gelir. Malesef genelde de durum budur; oyunların kaplama kalitesini bir kademe arttırıp 720p desteğiyle sürülen çoğu oyun, doğal olarak, eskisinden daha kötü olunca yeniden yapımlara pek bir güvenim kalmadı. Rise of the Triad, bu kötü düşüncelerimin üzerine gelen, muhteşem bir oyun.

Bilmeniz gereken tüm senaryo bu resimde anlatılıyor.

Rise of the Triad, 1994 yılında çıktığında adı son anda Wolfenstein 2.0 olmaktan kurtulan bir FPS. İmkansız bir yürüme hızı, dalga dalga gelen düşmanlar, zorlu boss’lar ve kolaylıkla kaybolabileceğiniz bölümler ve herkesin birbirine roketle saldırdığı çokluoyuncu moduyla ünlenen oyun, aynı geleneği, hiç bozmadan, 2013 yılına taşımış. Rise of the Triad, 90’ların oyun yapısıyla 2000’lerin teknolojisini eğlence açısından harmanlamış, oldukça hızlı, çarpıcı, şiddetli ve zor bir oyun. Tıpkı geçmişte oynadığınız gibi.

Dediğim gibi, oyun zor. Modern FPS’lerin bebek uyutan zorluğuna kanıp Rise of the Triad’a Ludicrous zorluğunda başlarsanız, kafanıza yiyeceğiniz ilk rokette “Neden 5 canım kaldı?!” demeye hazır olun. Oyun bir yerde sürekli adam basarcasına düşman gönderirken yaptığınız hatayı anlayabilirsiniz. Bölüm başına 100-150 civarı adam katledeceksiniz ve emin olun hiçbiri tek kurşunda veya rokette ölmeyecek. Ayrıca karşılaşacağınız lav dolu odalar, döner bıçaklı tuzaklar, sizi hem ezmek hem de delik deşik etmek isteyen duvarlar derken… öhm, oyun zor demiş miydim?

Kim Jong-un, Triad’ın gözbebeğiymiş de bizim haberimiz yokmuş.

Bütün bu koşturmacalar olurken gayri ihtiyari eliniz oyunu kaydetmek için F5’e eliniz giderse, şimdiden söyleyeyim, boş dönecektir. Çünkü Rise of the Triad sadece checkpoint sistemini kullanıyor ve her bölümde 3-4 defa checkpoint alıyor. Bu da oyunda herhangi bir yerde öldüğünüzde bol bol sinir stres sahibi olmanız ve geldiğiniz yere kadar baştan başlamanız demek. Bunun, bazı oyuncular için kötü bir durum olduğunu düşünüyorum ancak aynı oyuncular sabredip, bölümü bitirdiklerinde alacakları haz ile duvara falan tırmanabilirler. Wolfenstein 3D’yi ilk bitirdiğimde attığım çığlıkların haddi hesabı yoktu mesela.

İlk anından itibaren 1994 çıkışlı oyunun adımlarını tekrarlayan Rise of the Triad, tekli oyuncu modunda da aynı karakterleri barındırıyor: Taradino Cassatt, Thi Barrett, Lorelei Ni, Doug Wendt, ve Ian Paul Freeley. Hepsinin kendine özel hız ve güç durumu var ve en yavaş olan Doug bile yeterince hızlı. Lorelei ise resmen Mach 3’te geziniyor. Çoklu oyuncu modunda “O bir kuş! Yok bir uçak!” şeklinde yorum yapıyorsanız, bilin ki o Lorelei’dir. (:
Ne demiştim, hah, oyun her anında, her özelliğinde selefini yaşatıyor. Oyunu isterseniz eski ses efektleriyle de oynayabilir, nostaljiye bir nebze daha doyarsınız. Her rocket jump’ta güler, her gib’de biraz daha neşe saçarsınız. Yeter ki gib’lenen kişi siz olmayın.

Ucu mızrak dolu hareket eden bir duvar… Her şey sizin için.

Rise of the Triad, metal ağırlıklı müzikleri ve olağan ses efektleriyle kulaklarınıza güzel bir ziyafet çekiyor. Tamam hrkes metal sevmeyebilir ancak içinde bu kadar şiddet içeren bir oyunun metal içermemesi yadırganabilirdi. Şarkılar da güzel ayrıca, mırın kırın etmeyin bence. (:

Çoklu oyuncu modunda 3 oyun tipi (DM, TeamDM ve Capture the Flag) içeren Rise of the Triad bu konuda biraz zayıf kalsa da yapımcı Interceptor Entertainment daha çok harita, mod ve ıvır zıvırın oyuna bedava ekleneceğini söylüyor. Ayrıca oyuna gelecek olan mod desteği ile de oyunun ömrünü bir kat daha artıracaklarını belirten ekibin, dünyanın 10 farklı ülkesinde yer alan 30 kişiden oluşması, sizi bilemem ama beni hayretler içinde bırakıyor. Oyunun dedicated server desteği ile geldiğini ve Steam’de bile DRM-Free yayınlandığını belirterek yapımcılara olan sevginizi bir adım daha ileri taşıyayım.

Bölümlerde kaybolmak bazen çok kolay olabiliyor.

Üzerinde bas bas “Altın” yazan kapı için fellik fellik altın anahtar arayacağınız Rise of the Triad, henüz yayınlanmayan Flashback ile beraber saygımı kazanan ikinci remake oldu. Bu karmaşa ve kaosa siz de davetlisiniz, hele ki ilk oyunu hatırlayacak yaştaysanız.

The Raven: Legacy of a Master Thief

O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
Kalkmayacak – hiçbir zaman!

Edgar Allan Poe’nun müthiş şiiri Kuzgun’dan alıntı yapmış olsam da yeni macera oyunumuz The Raven: Legacy of a Master Thief’in ne içerik ne de tema olarak Kuzgun’la alakası var. Önceki oyunları The Book of Unwritten Tales’le gönlümü feth eden firma bu kez komiklikleri bir kenara bırakıp alabildiğine ciddi bir dedektiflik hikayesine soyunuyor. Soyunuyor ama soyunduğuyla kalıyor. Giydirsin biri şunu.


Ev sahibem öldürüldü ama sizin şu keliniz kadar dehşete düşürmedi beni.
Kuzgun diye bir hırsız, nicelerini gördüm yok böyle arsız

1960’lar. İsviçre’deyiz. Vakti zamanında incelikli ve akıl dolu soygunlar yapan fakat eninde sonunda yakalanıp öldürülen The Raven adlı amansız hırsızın mirasçısı ortaya çıkıyor ve İngiltere’deki British Museum’dan çok değerli bir eser çalıyor. İşin ilginç kısmı ise bu hırsız seneler önce hesabı kesilen Raven’la aynı imzaları taşıyor. Hırsızlık mahaline bir kuzgun tüyü bırakıyor. Eski Raven’ın, geri döndüğünü ya da daha doğrusu onun ismini kullanan sahte bir hırsızın işe koyulduğunu düşünen polis teşkilatı kuzgunu yeniden yakalamak için Müfettiş Legrand’ı bu işe atıyor. Agatha Christie romanları ve Sherlock Holmes maceralarına özenen konumuz aslında hiç de fena değil. Üç bölüm halinde yayımlanacak olan oyunun bu ilk bölümünde kendimizi son durağı İstanbul olan Orient Express’te buluyor ve maceraya başlıyoruz.

Göbekli, kel, orta yaşlı bir kahraman yaratalım

Bir macera oyunun olmazsa olmazı elinizin altında her türlü hareketinize yanıt veren kahramanının alabildiğine zeki olması gerekliliğidir. Zeka yok mu? Peki, komik olsun. Komiklik de mi yok? O zaman ne olsun diye sorabilirsiniz ama bana kalırsa bu kesinlikle gerçek hayatta etrafınızda yığınla bulabildiğiniz espri yeteneği olmayan bir karakter olmamalı. Bugüne kadar elbette gerçek hayattan normal karakterler gördük Gabriel Knight olsun, Broken Sword ve hatta Still Life gibi oyunlarda fantastik karakterler yerine gerçek karakterler yönettik ama bunların hepsinin bir karizması, ilgi çekici yanları kısacası albenileri vardı. The Raven’daki ana karakterimiz Polis Memuru Zellnerr ise göbekli, kel, daha önce kalp spazmlarından muzdarip, yanında dil altı haplarını taşıyan ve hayatı boyunca standart bir seviyenin üzerine çıkamayan bir polis memuru.


Kendini Prometheus’a benzeten bir ana karakterimiz var.
Aslında sıradan bir karakterin alemin en zeki ve ilginç hırsızı Kuzgun’un geri dönüşüne dair açılan soruşturmada görevli olması ve sıradanlığını kırmaya çalışması bugüne dek sürmüş olan karizmatik ana karakter genellemesini kıracağı düşünülebilir. Memur Zellnerr de yıllar yılı tek düze sürmüş olan memuriyet hayatında ilk kez kıyısından da olsa kendini Kuzgun’u pusuya düşürecek trende Zurih polisini temsilen bulduğunda ister istemez işin içine dahil olmak zorunda hissediyor. Gözlem yeteneği fena değil, hatta müfettiş Le Grand’ı yer yer şaşırtıyor. Tren’de kendini karakterlerle konuşturmaya kaptırdığı anda işlerin de değişeceğini hissediyorsunuz.


The Raven’ın sorunu hikayesini bir polisiye roman gibi anlatmaya çalışması. Bu kötü bir şey mi diye sorabilirsiniz belki ama oyun ve roman işleri tamamen farklı. Roman’daki uzun ve araştırmaya yönelik dialogları betimleme olmadan, yalın bir biçimde oyunun içine tıkarsanız eninde sonunda konuşmaları hızlı bir biçimde geçmeye çalışan bir oyuncu güruhuyla karşı karşıya kalırsınız. Yıllardır macera oyunu oynayan benim bile yer yer sevgili kel, göbekli ana karakterimizin suç mahalindeki herkese şüpheli bir şey gördünüz mü sorusunu yöneltmesine ruhum dayanamadı ne yazık ki. Zellnerr zaten ağır aksak hareket eden bir karakter, bir yerden bir yere gitmesi o kadar uzun sürüyor ki bu uzun sürecin ardından bir de daha da uzun ve çoğu dialogun ilginizi çekmekten çok sıkıcı olduğu muhabbetler gelince Raven’ın sahiden fazlasıyla ilgimi çeken hikayesine odaklanmak çok zor oluyor. Agatha Christie hayranlarına ise sürpriz var. Oyuna ismi farklı olsa da Agatha Christie’ye fazlasıyla benzeyen bir cinayet roman yazarı eklenmiş. Onunla gidip sohbet edebiliyor, değerli fikirlerini sorabiliyorsunuz.


Manzara durgun, tıpkı oyunun dialogları gibi.

Bu arada oyuna iki defa baştan başladığımı da söylemek istiyorum. Sebebi ise oyundaki içinden çıkılamaz hatalar. Trenin ikinci bölümünde elinize aldığınız bir baltayı yangından ötürü açamadığınız bir kapıda kırmak istiyor fakat muvaffak olamıyorsunuz. Peki neden ? Çünkü balta elinizde görünüyor olsa da ana karakterimizin envanterinde görünmüyor. Haliyle envanterde görünmeyen baltaya tıklayıp kapının üzerinden kullanamıyorsunuz. Hemen kayıt dosyalarımıza geri döünüyoruz ve ne görelim? Aaa autosave yok. E ben normal kayıt da yapmadım. Hay allah, haydi baştan oynayalım o zaman. Sanırım incelemek zorunda kalmasam ve arada olan olayların neticesini gerçekten merak etmesem bu kadar sıkıcı bir karakterle oyuna yeniden başlamak istemezdim. Bunun ardından 4,5 saatlik oyun süremde defalarca yeniden yüklemek zorunda kaldım çünkü karakter sürekli olarak takılıp duruyor. Takıldığı zaman da yapacak bir şey yok, ne menüyü açabiliyorsunuz ne de eski kayıt noktanızı yükleyebiliyorsunuz. Tek çözüm var: Alt + f4. Kısacası can sıkıcı bir durum.

Peki Kuzgu’nun şu kenardaki 6,5 puanı nereden geliyor. İzah edeyim sevgili okur; leziz senaryosu. Sunum kelimenin tek anlamıyla kötü, ama eğer bir polisiye severseniz oyunun her karaktere şüpheyle yaklaşmanıza sebebiyet veren başarılı bir kurgusu var. Beklenmedik bir anda gerçekleşen olaylar katil kim sorusunu sorduruyor ve içten içe birilerini suçladığınızı fark ediyorsunuz kendi vicdanınızda. Bu bir polisiye oyun için gerçekten güzel. Hatta çoğu Katil Kim? filminden bile iyi beceriyor bunu. Ah ama işte ana karaktere ve sıkıcı dialoglara dayanabilirseniz. Eğer ben bu cinayeti çözerim, o Raven bu Raven değil bu miras o miras değil diyorsanız oyunun polisiye yönünü yaşamak için edinebilirsiniz. Yalnız şunu da belirtmeliyim ki oyunda bulmaca diye bir şey yok. Hani şu sınırları zorlayan ve çözümünü bulduğunuzda sizi havalara zıplatan olgu var ya , işte bu oyunda onu bulamayacaksınız. Genelde bulmacaların çözümleri ortada. Yangın tüpünü al, sandalyenin ayağına vur, perdeyi yırt, alkol dök, meşale yap. Evet, belki herşey mantık dahilinde ama sağlam bir bulmaca göremedim ne yazık ki.

Biraz da teknik kısma bakalım, önceki oyunlarında kullandıkları grafik motorunu kullanmışlar yine. Yalnız ne hikmetse üç sene önce çıkan oyun bana çok daha leziz ve ışıl ışıl görünmüştü. Yine de kötü göründüğünü söyleyemem tabii ki. Arka plan olarak gerek Orient Express olsun gerekse de içinde seyahat ettiğimiz gemimiz olsun beklenilen detaylarla süslenmiş. Bazı ufak tefek bölümlerde karanlık ortam yaratacağız diye ışığı tamamen kapatma kararı vermişler, bu da o bölümlerde akla karayı seçme sıkıntısı doğuruyor. Piksel avcılığı bu oyunda da her zaman ki gibi mevcut ama sanırım macera oyunlarının kaderi bu. Seslendirmelerin eli yüzü düzgün ama dialoglarda iş olmayınca sanatçılar ne yapsın. Müzikler ise sinematik bir hava katıyor oyuna. Çoğunlukla orkestral parçalarla devam ediyor yapım. Ama yani zaman zaman da garip bir müzik kullanımı yok değil ; gemide cinayet olmuş, kimin öldürdüğüne dair sorular soruyorsunuz, arkada hawai adalarında hissettiren oynak bir müzik çalıyor… Bu oyunların yönetmenlerinin hakikaten kulaklarını çekmek lazım…


Takke düştü, kel göründü zellnerr.

Sonuç itibariyle bu sene piyasaya çıkan Primordia, Chaos on Deponia, A new Beginning, The Night Of The Rabbit gibi ortalamanın üzerindeki güzel macera oyunlarından sonra The Raven: Legacy of A Master Thief benim pek de hoşuma gitmedi. Oyunun en büyük sıkıntısı gereken tempoyu yakalayamama ve sıkıcı ana karakteri. Ben bunları göz ardı eder, güzel hikayenin tadını çıkarırım diyorsanız buyrun. Ama sıkıntılı sürece de hazır olun. Oyunun diğer bölümlerini görmeden kesin bir puanlama yapmak pek mümkün olmasa da ilk bölüm itibariyle ortalamanın altında kalan fakat ilginç konusuyla ancak uslanmaz macera severlere tavsiye edebileceğim bir oyun olmuş.

İyi günler efem (adama çok fazla “kel-göbekli” dedim değil mi?).